Depresyondayım, Unutuldum, Canım Sıkılıyor, Hayat çok Acımasız

Depresyondayım, Unutuldum, Canım Sıkılıyor, Hayat çok Acımasız

Burada ergenlik pedagojisi anlatmayacağım, belki biraz bahsederim. Size klozet nesil adını verdiğim 1990 sonrası doğan modernizmin kancasına takılan düşünme zorluğu çeken bir gruptan bahsedeceğim. Modern olmak, modernizm güzel bir kavram gibi algılansa da, modernizm insanları sevdiklerinden uzaklaştıran çalışma saatlerine, modaya uyma deyimiyle tek tip giyinmeye, sürekli bir rekabet ortamına sürükleyerek insanları insanlıktan uzaklaştıran süreçtir.
Şöyle klozet nesil kavramını da açıklamam gerekirse; 1990 sonrası doğan çocuklarda bir rahatlık gözükmektedir, sevgilisinden ayrılır, eline iğne batar, yolda yürürken bile en küçük bir durumda depresyondayım ya da hayat çok acımasız moduna girerler. Klozet burada yetiştikleri rahat ortamı anlatmaktadır. Bu neslin ebeveynleri belli zor şartlar altında yaşadıkları için çocuğum zorluk çekmesin, benim çocuğum daha iyi büyüyecek diyerek çocuklarının eline iğne batmasın ben çocuğuma nasıl flüt alamam diyen anne babanın çocuklarıdır.Koşup oynadıktan sonra öksüren çocuk ‘astım başlangıcı’, okuma yazmayı zor söküyorsa ‘disleksik’, hüzünlüyse ‘depresif’, aşırı hareketliyse ‘hiperaktif’ diye nitelendirilmeye başlandı. Modernizm ile ortaya çıkan imkanlar, gerek rahatlık, hayat standartları ve eğitim sistemi ile yetişen nesli daha çok rehavete ve rahatlığa sürüklemiş durumdadır.
Şöyle ki çocuk sıcak rahat ortamda büyüyor, ananesi dedesi,halası, teyzesi vs sürekli bir ilgi ortamı içinde… ne isterse ayağına geliyor, bir yere gitmek isterse araba kapısının önünde, tuvalete gitmek istese öyle evin dışında filan değil ya da iki büklüm değil rahat rahat oturuyor elinde tablet oyun oynuyor rahatlıyor. Okul desen zaten git gel arkadaşlarıyla eğleniyor vakit geçiriyor. Bide bunların sisteme ayak uydurarak dünya için sisteme ayak uyduranları ders çalışanları var. Ben doktor, mühendis, avukat, ceo olacağım diye dolaşan bir grup. Peki bu çocuklara ne oluyor ders çalışanlar kişisel gelişim kitaplarındaki sen yaparsın güç senin içinde başaracaksın hedefler statü diye diye sisteme ayak uyduruyor şu lise şu üniversite diye çalışıyor çalışıyor.. Tüm varlığı dersler oluyor ve istediği bölüme öyle odaklıyor ki kendini kazanamayınca bütün hayatı bitmiş sanıyor kimisi intihar ediyor. Sisteme ayak uyduran diğer bir grup kişisel gelişim kitaplarında çok yer almayan yaşamın tadını çıkaran taraf. Tabi bu grup da rahat yetiştiği için ve sisteme ayak uydurduğu için sevgilisinden ayrılınca ya da yapacak bir şey bulamayınca depresyona giren canı sıkılan grup.
Tüm bunların sebebini modernizme bunun da ardında Kant ile birlikte biten felsefeye bağlıyorum.
Modernizm,insanları hem bir rahatlığa hem paranın hükmedici olduğu garip bir algıya, hem de rekabet, hırs kavramları ile birlikte düşünmeden hareket edip daha rahat daha hiyerarşik bir noktaya ulaşmaları için çabaları gerektiğini empoze etti.
Tüm bunların sebebi ise felsefe öldü. Bir felsefeci değilim klasik bir söz de vardır düşündüğün zaman felsefe yapmaya başlarsın. Şu an özellikle de 1990 sonrası doğan kişilerin bir hayat felsefesi ya da bir hayat amacı bulunmamaktadır. Hayat amacını doktor, mühendis olmak ya da belli bir hayat statüsüne belli sosyal konuma sahip olmak sananlar ise başaramayınca hayatın çok acımasız olduğunu söylemekte ya intihar etmekte, başaranlar ise daha fazla başarmak için dünyayı çevresini görmemekte sürekli bir hırs zincirinde körelmektedir. Yine hayata dair bir amacı olmayan başka bir grup ise önüne konulanı yeyip, nerde akşam orda sabah yaşayıp, önünde bilgisayarı dizisi oyunu ya da skype ta sevgilisi yaşayıp giden bir nesil. Yaşamak derken yapacak bir şey bulamayınca depresyona girerler. Zengin çocukları genellikle intihar etmektedir çünkü istedikleri bi çok şeye ulaşırlar ve canları sıkılmaya başlar yani istediğiniz statüde veya sosyal güçte olun hayat felsefeniz yoksa bunca rahat bir ortamda yetişip dünyayı görmüyorsanız canınız sıkılacak depresyona gireceksiniz.
Hayat felsefesi nedir? Hayat felsefesi tüm dünyada yaşananların farkına varıp, ölümü hak etmektir. Hayat felsefesi zengin olucam, doktor olucam, ya da banane yaşıyoruz işte demekle olmuyor. Sen kimsin senin dünyada olma sebebin ne seni diğer insanlardan ayıran nedir? Herkes para kazanıyor herkes öğretmen doktor vs bişey senin kalbindeki amaç ne ? Afrika’da insanlar 20 ile 40 yaş arasında ölüyorken sen 40 yaşından sonra yaşamayı onu da geçtim insanım demeyi ne kadar hak ediyorsun. Diyelim ki inanıyorsun ben Müslümanım diyebilmeyi ne kadar hak ediyorsun. Kavramları geçtim hadi Allah’ım bu dünyaya ben niye geldim derken ne kadar ciddisin. Şu an dünyaya geldin ve uzay boşluğunda salınıyorsun, nereye doğru ilerliyorsun, emekli olduktan sonra ölümümü bekleyeceksin peki ya ne zaman öleceksin, planlarını kurduğun bir hayatta ne kadar mutlu olabilirsin, sonuçlarını bildiğin için çabaladığın işlerde mutlu olamazsın mutluluk beklemediğin bir anda ya da düşük beklentiler sonrasında gerçekleşir, nasıl olsa öleceğim diye her şeyi boş veriyor musun, şu an yaşadığın rahatlığın farkında mısın, nasıl olsa öleceksin eyvallah da klozetin başında tabletinde oyun oynarken bunu söylemek ölümü hak ettiğini nasıl gösterebilir, eğer dünyada yaşıyorsan ve senin yaşadığın rahatlığın yüzde birine muhtaç milyonlarca insan varken sen zaten öleceğiz diyorsan at kendini camdan aşağı dünyada oksijene ihtiyaç duyan insanların hakkına girme. Hayat felsefeniz varsa siz varsınız yoksa canınız sıkılır depresyona girersiniz rahat batar…
Şu an can sıkıntısı sürekli depresyona girme sebebi hayat felsefeleri olmaması hayattaki sebeplerini ölümle değil dünyayla sınırlandırmış olmaları, rahat içinde gerçekliğin dünyanın farkında olmayıp önüne konulan yolda gidiyor olmaları.

İslam’a Kapitalizm Yakışmıyor

Oruç açacağız yer arıyoruz fakat her taraf minimum 25 liradan başlayan fiyatlar sunuyor. Diyoruz ki biz lahmacun, pizza filan yiyeceğiz iftariyelik istemiyoruz(öğrenciyiz sonuçta o zamanlar). Yok diyor olmaz sipariş alamıyoruz şu an sadece iftar menüsünden sipariş verebilirsiniz. Koskoca cafelerin kebapçıların olduğu yerde gidip Burger King de iftar açtıran Müslüman esnaflara teşekkür ederiz. Ki bir çok muhafazakar, sosyalist, milliyetçi kesimler tarafından da eleştiren bu tarz fast food restoranlarında 10 liraya tıka basa doyarak iftar etmek ve bunun yanında bizi sömürmeye çalışan yerli yemek yerleri olunca üzülüyorum. Velhasıl öyle de böyle de sömürüldük geçmiş olsun.

İnsanlardan Kaçarken Bağımlılıklara Sığınmak

Kendince şanslı insanlar dışında kalanlar… İnsan olmayı layıkıyla başarsalar bile toplum bir okul okumadığı için bir işte çalışmadığı parası olmadığı belli bir statüde bulunmadığı için bu kişileri neden dışlıyor. Bugün insanlar neden toplumdan insanlardan kaçıyor. Cevabı çok basit yeteri kadar beğenisi olmadığı için muhabbete ortak olabilecek statüsü olmadığı için. Bugün insanlar dışlandıkları için televizyon internet bağımlısı kendilerinde bir parça arıyor ya da sigara alkol uyuşturucu kullanıyor ve kendini bir birey olarak görmeye çalışıyor. Aldıkları kıyafetler eşyalar yedikleri yemekler yaptıkları işler ile insanlar birbirlerini aşağılamaya çalışıyor. Toplumda ben senden daha üstünüm daha itibar sahibiyim diyor bu karşısındaki insanı hırslandırıp toplumsal rekabete sokarken bir çok insanın da toplumun kaybedeni olarak kendini adlandırmasına insanlardan kaçmasına bağımlılıklara sarılmasına sebep oluyor. İnsanı insana kırdıran bu modern rekabetten Allah A sığınırım

Ölüm Senfonisi

kürek toprağa karışıyor, yıllardır birbirini bekleyen aşıklar gibi hızla kucaklaşıyorlar..Bu hız aynı zamanda kürekten mezara atılan toprağın hızına da eşdeğer. Bu kavuşma ve ayrılıktan da mutlu kürek ve toprak. Sert bir hız değil, öfke değil sanki sevinç ile karışıyor kürek ardından başka bir mutluluk ile savruluyor adı mezar olan çukuru örtme hevesiyle. ne taşa çarpan küreğin sesi ne de savrulan toprağın tozları rahatsız ediyor aksine o çıkan senfoniden mutlular onlar.. o mutlu geliyor ki toprak ile küreğin uyumu bu durumdan rahatsız olan bir kaç kişi varsa bile susmak durumunda kalıyor. ölüm mutlu mudur bilemem ya da insana mutluluk verir ya da çalar mı cenazede senfoni fikrim de yok fakat toprak ve kürekten mutluluk senfonisi çıkaranların yüreğine sağlık.

Ben Büyüdüm

Ergenlik döneminin en meşhur lafıdır BENİ ANLAMIYORSUNUZ… Gerçekten çocuklarınızı ANLIYOR MUSUNUZ? 21 yaşında MUAZ BİN CEBEL Yemen’e vali olmuştur, Zeyd (ra) Kur’ân-ı Kerîm’i cem eden bu sahâbînin, böylesine ciddi ve önemli bir faaliyeti gerçekleştirdiği sıralarda 22 yaş dolaylarındadır, 18 yaşında olan Üsâme b. Zeyd’i (ra) Suriye’ye gönderdiği orduya komutan tayin etmiştir. En klişe örnektir Fatih Sultan Mehmet’in İstanbulu feth ettiği yaş. Ergenlik döneminde anlaşılan çocuklar vali, kaymakam, komutan oldular hem de örnek birer sahabelerdi. Günümüze gelecek olursak kuşaklar arası kültür çatışmasından dolayı çocukları anlamakta güçlük çekmekteyiz. Size kendimden bir örnek vereyim lise 1. sınıftayım ergenlik döneminin en afilli zamanları tabi, konuştuğum kız arkadaşlarım oluyor bnde mesaj atıyorum annem bakıyor kızlardan bahsediyorum filan.. Bi an babam kızdı bu evde bir daha kız lafı duymak istemiyorum dedi. Kendince haklıydı daha yaşım küçüktü hatta çocuktum da gerçi o yaşta evlendiriliyor millet ya neyse. Evde bir daha kız lafı duyulmadı bn hiçbir kıza sevgilim olur musun diyemedim hala diyemem. Gönlümün hoşuna giden olmuştur diyememişimdir. Artık yaşım geldi gelin torun lafı bile ediliyor fakat bn hala bi kıza gidip bişey diyemem onlar lütfedip beğenseler amenna onu da aileme diyemem. Ergenlik döneminde yaşanan şeyler hiç tahmin etmediğiniz sonuçlara sebep olabiliyor. Daha neler var ki herkesin içinde kalmış olan. İşin sonu şuna varıyor ergenlik dönemi bir birey olmak için atılan adımdır. 18 yaşından sonra değil ergenlik ile çocuk olma vasfı ortadan kalkmıştır. Lütfen çocuklarınızı anlamaya çalışın onları bir birey olarak dinleyin bir birey olarak konuşun. Onlar bir sahabe ahlakına ve bilgisine erişebilecek nice fetihler gerçekleştirecek ve büyük yöneticiler olacak yaştadırlar

Aile Kendi Bireyini Nasıl Kendine Öldürtür ?

DURKHEİM intiharı 4 toplumsal sebebe bağlıyor; bencil (yabancılaşma), fedakar, anomik, fatalist(kaderci). Günümüzde de geçerliliğini koruyan bu intihar teorisini bireylerin mutsuzluğundan dolayı intihar ettiğine yorarsak, nasıl mutlu olabiliriz ütopyasını da açıklamış olabiliriz. Bu durumu olabildiğince kısa şekilde günümüz aile ilişkilerini ele alarak açıklamak istedim. Fatalik intihar bir ailenin çocuğunun üzerinde fazla baskı kurması, neredesin, kimleydin, gibi baskısında çocuk kendi içine kapandığında ya da toplumun baskın kurallarının dayatmaları sebebiyle görülmektedir. Çocuk hayatta kendi bireysel varlığını hissedemez, baskı ve emir altında yaşamak yerine intihara yönebilmektedir. Bencil intihar, aşırı serbest kalması, umursanmaması ve özgürleşmesi ile de toplumsal hayattan kopmasına yol açmaktadır. Buda bireyde bencilleşme ve bireyselleşmeye yol açmaktadır. Yine fedakarlık bağlılığı içinde bulunan çocuk da ailesinin olmadığı zamanlarda ya da aile bireylerini kaybettiği zamanda büyük bir boşluğa düşmektedir. Anomi ise biraz daha yetiştiği ortam ile ilgili olduğu gibi çocuklar arasında oluşturulan rekabet mutsuzluğa sebep olan etmenlerdir. Suç ortamında yetişen ya da suçu bir çıkış yolu olarak gören çocuk toplumsal kuralları hiçe saydığı gibi kendini toplumdan soyutlayabilir, bulunduğu kaos ortamında mutsuz kalarak intihara meyil edebilir. Fakat tüm bunların yanı sıra çocuklar arasında oluşturulan rekabette doktor mühendis en iyisi olma yarışında bunalıma girebilir çevresinden uzaklaşabilir. Yine aile içi ekonomiye bağlı olarak yaşanan sorunların yansıması da anomik intihara yol açabilir. Tabi bunların birbiri ile bağlantısı olmakla birlikte bir psikolojik vaka analizinden çok toplumda aile çocuk ilişkilerini Durkheim’in intihar teorisi ile incelemek amacıyla yazılmıştır. Yaşayan herkes intihar etme potansiyeli taşımaktadır ve Durkheim intiharın kişisel değil toplumsal olduğunu kanıtlamıştır. Çevrenizdeki insanlar intihar etmiyor diye etmeyecek anlamına gelmez yukarıda yazdıklarıma biz göz atın çoluğunuzun çocuğunuzun ardından ağlamayın

İnsan Mıyız ?

Biz insan mıyız diye düşünüyorum bazen… bazı tanımlara göre düşünebiliyorsam insanımdır. İnsan düşünen bir hayvandır da derler. Siz ne kadar hayvansınız, hiç düşündünüz mü? Yani ne kadar düşünebiliyorsunuz… Hadi düşünmeyi geçtim, “hacı sende empati durumları ne alemde?” Arkadaşımla sohbet esnasında köpeğinden bahsetti. Arkadaşım sevgilisinden ayrılıp eve geliyor. Dertli dertli otururken köpeği yanına geliyor ve onun üzgün olduğunu hissediyor. Havlamak oyun oynamak vs yerine patisini arkadaşımın elinin üzerine koyuyor sonra başını yaslıyor. Bir bakıma sarılıyor. Şimdi tekrardan soruyorum siz ne kadar hayvansınız?
İnsanlığı kıyısından köşesinden bir şekilde yakaladınız diyelim. Vicdanen olmasa bile biyolojik ya da kavramsal olarak insan olarak geçiyorsunuz. Peki ya şu sosyolog statüsünü ne yapacağız. Bu dergiyi okuyan birçok kişi sosyolog adayı olan kişiler. Sosyolog namı diğer toplum bilimci adayı olarak topluma ne kadar hakim olduğunuzu düşünüyorsunuz? Sosyoloji kavramını ortaya koyan sosyolojinin babası Auguste Comte’un üç hal yasasını biliriz. Ben bu üç halin toplumun üç hali olması gerektiğini düşünüyorum. GÖRMEDİM.DUYMADIM.BİLMİYORUM. Yoksa toplumu inceleyen biz sosyolog olacak kişiler bu kadar duyarsız bu kadar vicdansız bu kadar düşüncesiz olamayız. Kitap okumak güzeldir kitaplar içinde dünyaları barındırır fakat bir kendi dünyamızı görüp duyup anlamaya çalışmaktan uzak kalıp kendimize ait oluşturduğumuz simülasyon bir toplum içinde yaşamaktayız. Emekçiyi burjuvayı anlamak için Marx, hapishaneyi mahkumları anlamak için Foucault okumamıza, kendimize bir toplum simüle etmek için Baudrillard’ı işimize geldiği kadar anlamamıza gerek yok. Yaşıyor olmak, sosyolog sıfatına layık olmaya, kitaplar da yaşadıklarına ve düşündüklerine kavramlar getirmeye zaten yetiyor.

Evvela insan olarak düşünmeyi ve empati kurmayı becerebiliyor muyuz ardından da sosyolog olarak toplumu anlayabiliyor muyuz ? Bir örnek ile düşünelim. Bu kişi 20’li yaşlarda Elif Ece adında biri olsun.

Elif Ece sabah 8 gibi kahvaltısını yaparken televizyonu açar, televizyonda ülkede olan kazalardan cinayetlerden bahseder her zaman olan şeyler diye kanalı değiştirir. Haber saatine denk geldiği gibi değiştirdiği kanalda komşu ülkesinden gelen göçler o ülkede bulunan enkazları gösterir daha sonraki haber ise bulunduğu ülkedeki çatışmalarla ilgilidir. Kahvaltısı biter televizyonu kapatır okula gitmek için evden çıkar. Elif Ece dört apartmandan oluşan bir sitenin beş katlı apartmanının üçüncü katında oturmaktadır. Elif Ece’nin karşı komşusu evli bir çifttir. Adam eve her akşam alkollü gelip eşinin ve çocuğunu dövmekte hemen her gece kavga gürültü kopmaktadır. Elif Ece’nin bir kat aşağısında yetmiş yaşlarında yaşlı bir teyze yaşamaktadır. Teyzenin eşi ölmüş çocukları ise şehir dışında oldukları için bazı bayramlarda gelmektedir. Teyze elinden geldiği kadar eviyle ilgilenip yalnızlığı ile yaşamaya çalışmaktadır. Elif Ece apartmandan çıkar. Karşı apartmanlarında komşusu ise küçükken yetimhanede büyümüş şimdi ise bir şekilde geçimini sağlamaya çalışıp gördüğü insanlarda sevgiyi aile şevkatini arayan bir arkadaşı kalmaktadır. Elif Ece siteden çıkarken sitenin kapısından tekerlekli sandalyede oturan çocuğunu geçirmeye çalışan komşusunu görür. Çocuk Elif Ece ile aynı yaşta olmasına rağmen doğuştan fiziksel ve zihinsel engele sahip olduğu için her sabah babası çocuğunu gezmeye çıkarmaktadır. Sabah çıkarmakta çünkü diğer saatlerde insanların çocuğa karşı bakışından rahatsız olmaktadır. Elif Ece sokağa çıkar ve otobüs duraklarına doğru yürümeye başlar. Elif Ece’nin arka sokağında bir barakada yaşlı bir amca yaşamaktadır. Kemik erimesi hastası olduğu için çalışamamakta aylık almış olduğu para ile ev tutamadığı ve ihtiyaçlarını karşılayamadığı için yıkık dökük bir barakada yaşamaktadır. Bir ön sokağında ise bir genç kıza laf atan tacizde bulunan sapık zihniyetteki kişiler vardır. Elif Ece biraz ilerler ve arkadan bir ses duyar. Silah sesi gibi gelir arkasına bile bakmadan yoluna devam eder. Arkasına baksa başına bir şey geleceğinden korkmaktadır polisi arayıp şahitlik yapmak işine gelmemektedir. Caddeye varır ve otobüsü beklerken karşı caddesinde bir kaza olur. Elif Ece de çevresindeki diğer insanlar gibi izler olayı bir müdahale de ve yardımda bulunmaz. Okula gidecekken neden başına böyle bir dert alsın ki. Otobüs gelir ve biner. Yolu izlerken inşaatta çalışan insanları görür. Hava sıcaktır başlarında bir patron ve işçilerin sürekli tepesinde gezen ustabaşını görür. Otobüste bir çocuk ağlamaya başlar. Küçük bir erkek çocuğudur ve her gözyaşında içinden bir can kopuyordur. Yine oralı olmak istemez çünkü çocuğa yaklaşıp bir sorumluluk almaktan çekinir. Sınıfına gelir sırasında oturur. Yanına oturan arkadaşı uzun süredir mutsuzdur. Babası kanser hastası olduğu her gün evde babasının acılar içinde yatışını belki de ölümü beklerken eriyişini seyretmektedir. İki ön sıradaki iki arkadaşı biri maddi sıkıntı içinde olduğu için çalışmakta diğeri ise almış olduğu devlet bursu ile yurt yiyecek giyecek vs gibi tüm giderlerini karşılayarak geçinmeye çalışmaktadır. Arka sıradaki arkadaşı ise bu iş böyle olmayacak ben dağ çıkacağım gibi söylemlerde bulunmaktadır. Elif Ece dersten çıkarken telefonu çalar ve en yakın arkadaşı Okan’ın annesinin vefat haberini alır. Çok üzülür kendi annesini düşünür, arkadaşının annesine vermiş olduğu değeri anıları aklına gelir. Akşamına Okan’ı arar konuşur fakat üzerine yüklenen sorumluluklarından dolayı arkadaşının zor gününde yanında olamaz. Okan’dan Elif Ece’yi affetmesini isteriz. Yine çevresini düşünmeden gelerek otobüse biner daha sonra evin yolunu tutar. Evine dönerken ekmek almak için markete uğrar. Market sahibi açılan büyük marketler sebebi ile maddi sıkıntılar yaşamakta bu maddi sıkıntılar ise aile içindeki huzuru etkilemektedir. Maddi yokluk ve getirmiş olduğu sıkıntı evde gergin ortama sebep olmaktadır. Ekmeğini alır evine gelir yemeğini yer ailesine selam verir ve telefonu ile bilgisayarının başına geçer bu günde burada biter.

İnsanlığın uykusu gelmiş mışıl mışıl uyuyor. Bu tek bir kişinin değil herkesin günlük hikayesi eğer bakmasını bilirsek bunların hepsinden daha fazlası çevremizde yaşanıyor. Bugün haberleri açtığımızda en az 100 kişinin ölüm belki 300 kişinin yaralı haberi almaktayız birisine tecavüz edildiği haberi verilmektedir. Hatta birisi derken yanlış mı söyledim bilmiyorum da bir şey de olabilir mesela bir hayvan bir kedi ya da bir nesne olsun bir damacana mesela. Toplumda sadece haberler böyle iken biz yine aynı şeyler diye kanalı değiştirebilmekteyiz. Komşusu aç iken tok yatmakta hatta aç komşuya denk gelmemek için zengin mahallelerine taşınmaktayız. Şu an dünyada yalnız yaşayan insanların sayısı artmaktadır. Belli bir yaşın üstünde olup tek başına yaşayan insan sayısı son zamanlarda sadece İstanbul’da yüzde yirmi beş artmıştır. Bugün ülkemizde yaşayan insanların yüzde on ikisi engellidir. Yani gördüğünüz her yüz kişiden on ikisi gerçi göremiyoruz duyamıyoruz bilmiyoruz. Doğduğunuz şehri ya da sizi dünyaya getiren anne babayı bizler seçmiyoruz. Kimse çatışmalar arasında doğmak istemez ya da fakir bir ailenin çocuğu da olmak istemeyebilir. Kimse doğuştan ya da sonradan bir engeli olsun da istemez. Hepimiz insan olarak doğduk ve hiçbir insandan daha şanslı ya da daha farklı değiliz. Bugün memur olarak bir şehre gidip çatışmalar arasında kalabilirsin ya da bir kaza sonucu engelli kalabilirsin. Çok zengin olduğun halde bir bir iflas sonucu barakada yaşamaya mahkum kalabilirsin. Afrika’da bir insan 20 yıldan daha fazla yaşadığı için kendini şanslı hissediyorsa, dünyanın en büyük nüfusu olan Hindistan’da birçok insan temiz su kalacak yer sıkıntısı çekiyorsa, küçük bir kız çocuğu annesinin çöpten aldığı ekmeği bir kedi ile bölüşebiliyorsa senin bunun dünyada daha fazla yiyerek ve yaşayarak o insanların hakkına girmeye insanım diye dolaşmanın akla dayanan bir yanı yok.

Bir de yoksul durumda olan insana para verip vicdan rahatlatma durumu var. Engelli birisini caddenin karşısına geçirip kendi vicdanının kahramanı olma durumları. Belli başlı sosyal yardımlaşma işlerinde yer alıp ay çok üzülüyorum da ben instagrama koysam kaç beğeni alırım acaba. Ne kadar da acıyorum böyle insan müsveddelerine. Hayat bu kadar basit mi gerçekten. Yoksula para verelim engellinin elinden tutalım bitti mi her şey vicdanınız rahatladı mı? Az önce verdiğim örnekteki gibi çevremizi görmekte duymakta ve bilmekte aciziz zavallı acınacak halde varlıklarız. Eğer bir çevre günü olsa gider orayı tertemiz yaparız fakat yolda çöp görsek onu almaya ne egomuz ne de hijyenik beynimiz izin verir. Engelli kişiyi caddenin karşısına geçiririz fakat evine bırakacak vaktimiz yoktur ha bide arabamızı gider onlar için yapılan kaldırımlara park ederiz. Bugün Serdivan da cadde üzerinde engelli kaldırımlarının hiçbirinin önü açık kalmamaktadır bir insan müsveddesi illa arabasını koyar.

Sonuç olarak insan ya da sosyolog sıfatına bir şekilde layık olmaya çalışacağız. Gelelim ki hayat yoksula para verince zengin, haberleri kapatınca olaysız, göç edince savaşsız geçmemektedir. Bir şairin sözü vardır; “Hayat bir yanıyla güzeldir canım sen de güzelsin” diye. Hayat hey yanıyla kötüdür arkadaşlar onu güzelleştiren insanlardır. Şu an bu yazıyı okuyan bazılarının annesi veya babası vefat etmiş ya da tedavi zor bir hastalık süreci içinde olabilir. Başından bir taciz tecavüz olayı geçmiş olabilir. Bir hırsızlık bir kavga olayına ya da karışmış ya da tanık olmuş olabilir. Bir tanıdığı çatışma sırasında çıkan bomba sonucunda ölebilir. Şimdi e-bilir leri geçelim gerçeklere gelelim. Ailenizdeki herkes ölecek arkadaşlar anne baba dede abla vs siz de öleceksiniz. Eğer kadınsanız dışarı çıkarken göz söz ile tacize zaten uğrarsınız fakat tenha yerlerden geçerken hep bir tecavüz korkusu içindesinizdir. Hiç dışarı çıkmayan birisi bile bir hırsızlık ya da kavgaya tanık olur. Hayat böyle iken biz susarak uyuyarak umursamayarak neyi yaşamaya çalışıyoruz. İnsan olmayı beceremedik yaşamayı da beceremedik doğduk ve öleceğiz elimize şartsız koşulsuz sunulan bu nimetlerin hakkını kime nasıl vereceğiz. Gerçekler biraz sancılıdır fakat görmezden duymazdan gelerek mutlu olacağım yanılgısına düşmek yerine bu sancıları paylaşmak içinizi daha huzurlu yapacaktır. Bir olayı çağırdığınız polis durdurduğu zaman, yaşlı komşunuz ile ara sıra konuşup dertleştiğiniz zaman, göçmene kucak açıp paranızı yoksul ile bölüştüğünüz zaman daha mutlu ve huzurlu hissedecek yalandan vicdan rahatlatmak için girişimlerde bulunmanıza gerek kalmayacaktır.

 

Yayınlanırsa; bu ilk ve son yazımdır ihtiyaç duyduklarında yanında olamadığım dostlarım akrabalarım arkadaşlarım ve tüm insanlar özür diliyorum. İnsanlık sıfatını hak etmemizi diliyor sosyolog adayları için de bir üç hal yasası sunuyorum; GÖRÜYORUM, DUYUYORUM, BİLİYORUM

 

Memur Müslüman

Memur Müslüman’ın çalışma yeri memur vazifesinde bir devlet dairesi değil hayatını sürdürdüğü dünyadır. Dünyada zorunlu çalışma saatleri sabah namazı ile başlayıp yatsı namazı ile bitmektedir. Mesaiye kalan memur Müslümanlar da teheccüd, evvabin, şükür namazları gibi nafile namazlarla görevlerini yerine getirir. Bu işyerinde Ramazan ayında oruç tutulur. İmsak vakti ile iftar vakti arasında Müslüman su içmez, yemek yemez, aç kalarak ibadette bulunur. Gelelim bu işin memuriyet kısmı nereden geliyor. İş yerinde vazifesini canla başla yapan, işine gönlünü katan çalışanlar vardır. Aynı iş yerinde vaktini doldurup gitmek isteyen çalışanlar da vardır. Görevimi yaptım, vaktimi doldurdum diyen kişilere memur Müslüman tabirini uygun bulmaktayım. 5 vakit namazımı kıldım, Ramazan geldi oruçlarımı tuttum, fazla ödül kazanmak için nafile ibadet yaptım yani anlayacağınız iş yerine başvuruda imzaladığım çalışma koşullarının hepsine uyuyorum. Haram ve yasaklardan uzak duruyorum, görevimi yerine getiriyorum, zamanım gelince de emeklilik isteyip gideceğim. Merak ettiğim nokta yaptığın vazifeye kalbinin hangi duygusu ya da hangi çarpıntısı seni yönlendiriyor. Namaz vakti geçmeden kılayım aradan çıksın mı diyorsun yoksa kalbinde huzura varma mutluluğu ile mi abdest alıyorsun? Yaptığımız işlerde ne kadar samimiyiz? Hacca zorunlu olduğu için umreye de turistik gezi amacıyla ya da dünya hayatının iş gezisi olarak düşünüp giden kaç kişi sayabiliriz? Ramazan ayındayız, birçok Müslüman olarak oruç tutuyoruz. Oruç tutarken kalbimiz nerede? İşin memurluk kısmını yapıyoruz, aç kalıyoruz, su içmiyoruz vs. Bedenen vücuttaki zararlı varlıkların beslenmesini önleyip vücuttan atıyoruz. Kalbimizdeki, ruhumuzdaki zararlı duygular ne aşamada? Kalben oruca mı niyet ediyoruz yoksa bugün de iftara kadar bir şey yemeyeceğiz suyu bol içeyim diye açlığa mı niyetimiz? Kalpte Allah olmadıktan sonra yapılan ibadetler vazifeler ne kadar samimi? O haramdır ona el sürmem, bu günahtır bunu yapmam hatta yapanı süreni dışlarım, bu farz ibadettir her daim bunu yaparım, bu sevaptır bu sünnettir yaparım. Her şey çok güzel hatta dışarıdan bakılınca mükemmel de içeriden bakılınca da gerçekten öyle mi? Allah’ın kudretinden korktuğun için haramdan kaçmak daha güzel değil midir? Allah’ın rızası için bir iyilik yapmak bir sevap işlemek kalbini genişletip huzur vermez mi insana… Namazını Allah’ın huzuruna çıkmak O’na boyun eğmek için kılsan, Allah’a kalbini açmak için açsan ellerini, orucunu şükretmek için tutsan daha hayra daha ruha dokunur olur diye düşünürüm. “Ameller niyetlere göredir” hadis-i Şerif’i unutulmamalıdır sanırım. Amel ile iman ayrılır mı bir arada mıdır hangisi önce gelir bunun fetvasını verecek değilim elbet de ikisi bir arada daha güzel olmaz mı ?